21 Ocak 2013

DUVARDAKİ RESİM

Elimde telefonla boş evin içinde bir o yana bir bu yana volta atıyordum. "Tamam anne. Anladım. Evet, merak etme! Hı hı, yerleşiyorum şu an. Tabi ki unutmadım!" Sesim, henüz eşyalarla tıklım tıklım doldurulmamış olan odanın duvarlarında yankılanıyordu. Bütün kapılar açıktı, muhtemelen merdivenlerden bile duyuluyordum. Kolileri taşıyan üç adamın kapıda belirmesiyle telefonu kulağıma sıkıştırıp koştum. Bu sırada "Ben çocuk değilim anne! Bakarım başımın çaresine!" diyerek telefonu kapattım. Kolileri alıp salon kapısının girişine koydum. Adamlara teşekkür edip eşyalarla ilgilenmek için arkamı döndüm. Bu sırada aceleyle merdivenlerden çıkan ayak sesleri duydum. Dönüp baktığımda orta yaşlı, çatık kaşlı bir kadının sokak kapımdan içeri giriyordu. "Kolay gelsin!" dedi sert bir ses tonuyla. "Sağolun," dedim. Önce beni, sonra da etrafı şöyle bir süzdükten sonra "Benim adım Sevinç! Bu apartmanın 10 yıllık yöneticisiyim." dedi. Tam kendi ismimi söyleyecekken bir el hareketiyle beni durdurup kollarını kavuşturdu. "Bak kızım," dedi. "Burası mazbut bir aile apartmanı. Burada bazı kesin kurallarımız vardır. Kavga yok! Gürültü yok! Arkadaşları eve toplayıp gece bire ikiye kadar parti vermek yok! Her gün başka bir oğlanla eve gelip fingirdeşmek yok! Yoksa gözünün yaşına bakmam, imza toplayıp attırırım seni apartmandan! Anladın mı?"


Dilim tutulmuş bir vaziyette başımı yukarı aşağı salladım. "İyi! Hadi bakalım!" deyip merdivenlerden inmeye başladı. "Benim de adım Dilara," dedim arkasından fısıldayarak. "Memnun oldum..."


İki saat boyunca başımda bandana, üzerimde atlet ve eşorfman altıyla evin içinde koşturup durduktan sonra derin bir nefes alıp etrafa bakındım. Yerleşmiştim. Eşyalı bir ev bulabildiğim için defalarca şükrettikten sonra “Yeni evine hoşgeldin kızım...” dedim kendi kendime. Kapıyı kapatmak için davrandığım sırada üst kattan gelen bir ses duydum. Sahanlığa çıktım. Ses şimdi daha rahat duyuluyordu. Sanki, sanki bir erkek ağlıyordu. Yavaş yavaş gıcırdayan merdivenleri tırmanmaya başladım. Üst katın sahanlığına ulaştığımda sesler kesildi. Solumdaki duvarda bulunan devasa resmi de o zaman gördüm. Hayranlıkla yaklaştım. Siyah çiçekler. Çiçeklerin gövdelerinden çıkan siyah, dikenli sarmaşıklar. Karadelik benzeri anlamsız şekiller. Yarım insan boyunda siyah çalılıklar. Siyahtı, herşey siyah. Desenler bütün duvara yayılmıştı. Basamakların bittiği yerden başlıyor, karşıdaki aşınmış tahta kapıya kadar devam ediyorlardı. Cep telefonumu çıkarıp bu garip, rahatsızlık verici ama eşsiz sanat eserinin fotoğrafını çektim. Bu deli işi şeyleri çizen şu dairede oturan mıydı? O değilse kimdi? Üst kat komşum bir ressam mıydı? Kafamda bu sorularla aşağı, evime indim.


"Kocamın beni aldattığını düşünüyorum! Düşünmek seğil de, daha çok "hissediyorum" diyelim! Yani, bilmiyorum... Herhangi bir kanıtım yok. Ama içime doğuyor Dilara hanım! Dilara hanım?" Dalmıştım. Gözlerim pencereden dışarıda, gökyüzünde, kafamı otomatik olarak aşağı yukarı sallıyordum. Ayıldım. Sanki kadını dinliyormuşum gibi bir süre düşündükten sonra "Burada kesiyorum." dedim. "Haftaya bugün aynı saatte görüşmek üzere." kadın tatminsiz bir surat ifadesiyle kalkıp gitti. Ben de muayenehaneyi kapatıp eve döndüm. Kapıyı açıp karşı duvarda "Hoşgeldin Dilara" yazısını gördüğümde bir çığlık attım. Sakinleşince yere düşen paketlerimi toplayıp yazıya yaklaştım. Harfler üst katta gördüğüm dikenli sarmaşıklar gibi çizilmişlerdi. Birisi bana şaka mı yapıyordu? Kapının önüne çıkıp boş yere bir aşağı bir yukarı bakındım. Saklanıp biryerlerden sessizce gülen kimse yoktu. Derin bir nefes alıp ıslak bir bezle yazıyı sildim. Sonra günün stresini atmak için mutfağa girdim. Bir kek yaptım. Çikolatalı kek. Onu altı eşit parçaya bölüp dört dilimini komşulara dağıttım. Eve döndüğümde komşularım hakkında az çok bilgi edinmiştim.


Hemen altımda atmışlı yaşlarda bir çift oturuyordu. Necip bey ve Zehra hanım. Her ikisi de büyük bir keder içindeydiler. İçlerindeki hüzün yüzlerinden, konuşmalarından ve hareketlerinden belli oluyordu. Birinci kattaki çift orta yaşlıydı. Ali bey ve Fikriye hanım. Söylediklerine göre muhasebeciydiler. Ali beyin Alzheimer hastası babası da onlarla kalıyordu. Üçü de sanki kötü bir kabustan yeni uyanmış gibiydiler. Apartman yöneticisi Sevinç hanım ise zemin kattaydı. Korkarak ziline bastıktan bir dakika sonra hışımla kapıyı açtı. Elimdeki tabağı alıp kuru bir "Sağol" dedikten sonra kapıyı yüzüme kapattı. Dördüncü kattaki esrarengiz dairenin ise kapısını çaldım, fakat açan olmadı. Bu apartmanda bir gariplik vardı. Tüm bu insanlar, neden bu kadar acaipti? Bunları düşünerek yatağıma yattım ve kendimi uykunun emin ellerine bıraktım.


"Uyan" diyordu başucumdan gelen ses. "Dilara, uyan!" uyandım. Yataktan kalktım. Ayaklarım beni doğrudan dördüncü katın sahanlığına, duvardaki o garip resmin önüne götürdü. Birdenbire siyah boya yere akmaya başladı. Sonra bir yılan gibi bana doğru süründü. Uzaklaşmaya çalıştım, bir çift siyah, boyadan el bacaklarıma yapıştı. Düştüm. Dama çıkan merdivenin sonundaki kapı ardına kadar açıldı. Gök gürledi. Çakan şimşeğin ışığı sahanlığa doldu. Bir erkeğin kahkahası bütün apartmanda çınladı. Kahkaha önce inlemeye, sonra ağlamaya dönüştü.


Nefes nefese bir halde yataktan fırladım. Kabus görmüştüm. Derin bir nefes aldım. Başımı tekrar yastığa koyarken tavanda o yazıyı gördüm. “Uyan” diyordu. Aynı dikenli, siyah harfler. Kalkıp deli gibi koridora çıktım. Mutfaktan bir bıçak alıp evin her tarafına bakındım. Boş. Evde benden başka kimse yoktu. Salondaki kanepeye uzandım. Elimdeki bıçağı yastığın altına sıkıştırdım. Birkaç saat gözüm açık vaziyette öylece yattım. Dalmışım.


Sabah başıma saplanan ağrının etkisiyle erkenden uyandım. Kanepede yatmaya alışık olmayan vücudum şiddetle zonkluyordu. Hemen giyinip çıktım. Merdivenlerden inerken, ikinci kattaki daireden gelen konuşmaları duydum. Durup yaklaştım. Kapı yarıya kadar açıktı. Zehra hanım eşine sarılmış, ağlamaklı bir ses tonuyla “Dayanamıyorum artık Necip!” diyordu. “Dayanamıyorum! Allah canımı alsa da kurtulsam!” “Bu bizim kaderimiz, Zehra hanım.” dedi kocası. “Ölünceye kadar çekeceğiz. Başka çaremiz yok.” “Her geçen gün daha da sinirli oluyor Necip! Korkuyorum. Çok korkuyorum!” “Ben de korkuyorum hanım...” Necip beyin sesi sahiciydi. “Keşke böyle olmasaydı Necip bey...” dedi karısı. Adam yumuşak bir şekilde tersledi onu. “Ben ister miydim böyle olsun Zehra hanım? Ama başka çaremiz yoktu...”


Gelen onca danışan, dinlediğim onca dert, içtiğim onca kahveye rağmen bütün gün aklımda tek bir cümle dolanıp durdu. “Ben ister miydim böyle olsun?... Başka çaremiz yoktu...” Muayenehaneyi erkenden kapayıp eve döndüm. Apartmana girdiğimde, yaşadığım şokun etkisiyle sendeleyip kapıya tutunmak zorunda kaldım. Bütün duvarlar, dikenli sarmaşıklar, çalılar ve ağaçlarla kaplıydı. Kapkara bir ormanın tam ortasına düşmüştüm sanki. Şaşkınlığımı ve korkumu bastırmaya çalışarak yukarı çıktım. Evimin kapısına kurumuş, çürümüş, garip bir ağaç çizilmişti. İçeriden bazı tıkırtılar geliyordu. Terli ellerimle anahtarı kilide soktum. Nefesimi tutup kapıyı açtım.


Korkmuş, şaşırmış görünen dev bir yağlı boya portrem karşıladı beni. Salona açılan kapının yanında, duvardaydı. Bir diğer duvarda bulutların arasından çakan bir şimşek. Salona girdiğimde, yukarı doğru açılmış kapkara eller. Ve benzeri karamsar şekiller. Korkuyla etrafa bakınırken, duvar ile zeminin kesiştiği noktadan başlayan bir dikenli sarmaşık gördüm. Sokak kapısının önüne dek devam ediyordu. Kapıyı açtım. Şimdi sarmaşık merdiven basamaklarından yukarı çıkıyordu. İçgüdülerimi dinleyerek dördüncü kattaki tahta kapının önüne dek onu takip ettim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Burada anlamlandıramadığım bazı dolaplar dönüyordu. Her nasıl bir cevap bulmayı umuyorsam, o cevap belli ki bu kapının arkasındaydı. Saçımdaki tokayı çıkarıp kilit deliğine soktum. Birkaç denemeden sonra kilidi açmayı başardım. Ayağımla hafifçe vurarak kapıyı açtım. İçeri girdim.


Bütün ev iç karartıcı, korkutucu desenlerle kaplanmıştı. Tavan, zemin, duvarlar... Ağlayan insanlar, korkmuş insanlar... Dikenli sarmaşıklar, karanlık ormanlar... Karadelikler... Parçalanmış, dikenlerle kaplanmış, kararmış kalpler... Bir duvarda el ele tutuşmuş, genç bir çift vardı. Zayıf, narin bir kız ve saçı sakalı birbirine karışmış bir oğlan. Diğer duvarda öfkeli, yaşlı bir adam ve hemen yanında, kınayan bakışlar atan yaşlı bir kadın. Hiç şüphesiz bu ikili Necip bey ve Zehra hanım’dı. Gizemli ressam -her kim ise- o kadar iyi benzetmişti ki, düşünmeye bile gerek yoktu. Sonraki duvarda yaşlı çift, genç kızı çekiştirerek erkek arkadaşından uzaklaştırıyordu. Ve dördüncü duvarda, kendini dört katlı bir apartmanın tepesinden aşağıya bırakan bir adam.


Bitkin düşmüş bir halde evden çıktım. Ağır adımlarla merdivenlerden inip iki numaralı dairenin kapısını çaldım. Zehra hanım, her zamanki üzgün surat ifadesiyle açtı kapıyı. “Buyur kızım?” “Sizinle birşey konuşmak istiyorum!” dedim sertçe. “Kusura bakma kızım, şu an müsait değilim.” Tam kapıyı kapatacakken ayağımı eşikten içeri soktum. “Kızınız hakkında!” dedim. Kadın şeytan görmüş gibi gözlerini iri iri açtı. Şaşkınlığından faydalanarak içeri girdim. Necip bey “Kimmiş hanım?” diyerek koridora çıktı. İkisini karşıma alıp gözlerimi öfkeyle onlara diktim. “Kızınız,” dedim. “Neydi adı?” “Ayşe..” dedi Zehra hanım gözlerini kaçırarak. “O birini sevdi, değil mi? Kimdi sevdiği adam? Burada mı oturuyordu? Konuşun! Neler oldu?” “Hiçbirşey anlatmak zorunda değiliz” diye çıkıştı Necip bey. “Buraya geldiğimden beri birşeyler dönüyor!” diye bağırdım. “O korkunç resimler... Sizin bu garip halleriniz... Bana anlatmaya mecbursunuz!” Zehra hanım duvar dibindeki tahta sandalyeye çöktü. Ağlamaya başladı.


“Çocuğun adı Tamer’di.” dedi Necip bey. “Dört numaraya taşınmıştı. Ressamdı. Yani kendi dediğine göre. Alkolikti. O saç-sakal, o giyim-kuşam... Derbederin, berduşun tekiydi.” “Gelirken, giderken görmüş Aylin’i, sevdalanmış... İşin kötüsü Aylin de onu sevmişti...” dedi Zehra hanım. “Dengimiz değildi!” diye karısının bıraktığı yerden devam etti Necip bey. “Olmazdı... Ayırmaya çalıştık. Önce tatlı dille, sonra zorla. Ne dediysek, ne ettiysek olmadı. Aylin ‘Tamer’ diyor, başka birşey demiyordu. Oğlan ‘Aylin, Aylin’ diye kapıyı yumrukluyordu..” “Kızı okuldan aldık, eve kapattık, oğlanı polise şikayet ettik...” dedi Zehra hanım burnunu çekerek. “Hiçbiri kar etmeyince teyzesinin yanına, şehir dışına gönderdik. Bir gece yine kapıya dayanınca ‘Aylin yurt dışına gitti, boşuna burda arama” dedi Necip çocuğa. Oğlan yıkıldı tabi. Sevinç'in oğlan pek severdi onu. Diyor ki; bütün gece hem ağlayarak kapısının önündeki duvara birşeyler karalamış. Ertesi sabah da cesedini bulduk aşağıda.” “Ay..Aylin’e ne oldu?” diye sordum dağılmış vaziyette. “Çocuğun öldüğünü öğrenince perişan oldu tabi.” dedi Necip bey başını öne eğerek. "Sonra tuhaflaşmaya başladı, sinir krizleri falan geçirdi. İntihar etmeye çalıştı..." "O şimdi nerede?" diye sordum. Cevap alamayınca sorumu yineledim. "Necip bey, Aylin şimdi nerede?" "Olaydan bir hafta sonra Ruh ve Sinir Hastalıkları'na yatırdık." dedi Zehra hanım sessizce. "Yani, sırf sizin yaşam tarzınıza uymadığı için, kızınızı sevdiği adamdan zorla ayırdınız, öyle mi! Üstelik, yalan söyleyerek o günahsız adamın intiharına sebep oldunuz! Ve kızınızın akıl sağlığını yitirmesine!" Necip bey başını eğdi. Zehra hanım daha yüksek bir sesle ağlamaya başladı. "Çok pişmanız kızım!" dedi gözyaşları içinde. "Allah bizim cezamızı verdi! Onun ruhu bu apartmana musallat oldu! Hiç gitmiyor!" Birdenbire evdeki lambalar yanıp sönmeye, yer hafifçe sarsılmaya başladı. Dikenli sarmaşık motifleri kapı altından başlayıp bütün eve yayıldı. Tüyler ürperten, acı ve öfke dolu bir çığlık bütün evde çınladı. Camlar kırıldı, dolaplar açıldı. İçeri şiddetli bir rüzgar girdi. Kapılar çarptı. Necip bey sandalyede oturan karısının üstüne kapandı. Ben ise dengemi kaybetmeden önce iki duvarın birleştiği yerde cenin pozisyonu almayı başarabildim. Birkaç dakika sonra duvarlardaki desenler yok olmaya başladı. Işıklar yeniden geldi. Ayağa kalktım. Derin bir nefes alıp "Bitti." dedim. "O buradan gitti..."


Evime girerken son anda karar değiştirip dördüncü kata çıktım. Duvardaki resim artık yerinde yoktu. Gitmişti. Rahat bir nefes aldım.

2 yorum:

  1. Gerilim dozu yüksek, oldukça heyecanlı ve sonu çok iyi bağlanmış bir hikaye daha karşımızda. :) Çok keyif aldım okurken, ellerine sağlık.

    YanıtlaSil
  2. vuuuaaaaav dedim baba..

    YanıtlaSil